Pages

Avrupa tribünlerindeki siyasi duruşlar...

Son zamanlarda Çinliler'in futbolun atası olduğu yönünde bazı bulgular ortaya konsada, esas itibariyle temel kuralları açısından Britanyalılar'ın dünyaya armağanıdır futbol... Onlar ta 19. yy'dan günümüze dek bu sporu "game" yani "oyun" olarak sözcüklere dökerler.

Ancak 2005'in ilk günlerine vardığımız şu zaman dilimi içinde futbolun bir oyundan öte olduğu savı artık herkesçe kabul görmekte. Gerçekten de 22 adamın bir topun peşinden koşması bir oyundan öteye geçmiştir. Futbol için atılan her adım da bu "öte" kavramını biraz daha ileri taşımakta. Herşeye rağmen unutulmayan, varlığını koruyan bir husus var ; o da futbolun özündeki "oyun" ruhu...

Bu ruhun en iyi korunduğu yer ise futbolseverlerin genellikle "mağbet" olarak adlandırdığı "stadyumlar"dır...

Ancak stadyumlar bir başka açıdan bakıldığında klüp taraftarlarının , duruşlarını en iyi yansıtabildikleri, manevi anlamda varlıklarını en iyi gösterbildikleri , güçlü ve ses getirebilecek bir birliktelik olduklarını en iyi şekilde hissetirebildikleri yegâne yerdir.

Dünya futbolunda taraftar olmak, futbol kültürünün içerdiği önemli bir parçadır. Onlar toplu katılımların olduğu faaliyetlerde ki "insan yığınları" değildirler. Klüpleriyle özdeşleşen , klüplerin belkide cesaretle dile getiremedikleri söylemlerin "taç çizgisi" dışındaki temsilcileridir.

Özellikle Edirne'nin bu tarafından bakıldığında, bizdeki "oğulun babadan etkilenerek elde ettiği manevi hissin doğuduğu taraftarlıktan" farklı bir kimliğe sahiptir, Edirne'den ötesi...

Bazıları için takımları , onların sosyal statülerinin yansımasıdır, bazıları için takımları, dinsel inançlarını ifade eder , bazıları içinse takımları, yaşadıkları yerlerin en büyük gururudur... Kısaca taraftarlar için bir simgedir tuttukları takımlar...

Nasıl mı ?

Mesela, Almanya'nın Ruhr bölgesinden çıkan Schalke 04...

Ruhr havzasının madenlerinden çıkan bir "işçi klübü"dür. O civardaki işçilerin toplum arasında kendilerini temsil eden bir olgudur. Yıllarca ikinci ligde mücadele etmiş olmasına rağmen, hep popüleritesini korumuştur.

Keza aynı bölgenin takımı B.Dortmund... Schalke kadar olmasa da bölge işçilerinin bir başka temsilcisidir.

Bu iki klüp her zaman dolu tribünlere oynarlar. İşsiz ya da bölgenin işçi kesiminden olan bir Alman, terinin son damlasını klübü için tribünde akıtabileceği gibi, cüzdanında ki kısıtlı parayıda klübünün menfati için harcamaktan çekinmez. Çünkü onlar için o tribünde olup, üzerindeki formayla, takımının bayrağını sallamak , toplumda ki varlığını hissedebilmektir...

Mesela İskoçya...

Glasgow şehrinin iki önemli takımı ; Celtic ve Rangers ...

Bu takımlardan birinin taraftarı olmak sosyal anlamda bir inancın ifadesidir. Rangers neredeyse, Protestan cemaatin milli takımı konumunu alırken, aynı durum Katoliklerin takımı olan Celtic için geçerlidir...

Genelde Glasgow'da protestanlar, katoliklerden daha zengindirler. Bu farklılıkta doğal olarak iki takım taraftarlarına yansır. Celtic hep mağdur konumdaki takım olarak görülür. Hatta iki takımın karşılaştıkları ve "Old Firm" olarak anılan derbi maçlarda, Rangers taraftarları "Sizin hiç paranız yok!" sözlerini içeren bir tezahüratla seslenirler Celticlilere. Yeşil-beyazlı taraftarlar ise kızgın görünmeye çalışsada, her daim içten içe konumlarından memnundur. Çünkü bu durum bir nevi "proleter sınıfın", "burjuvazi"ye karşı duruşunu anımsatır..

Ancak tüm bunlara rağmen, Celtic kadrosunda çoğu zaman pahalı futbolcular barındırmıştır. Bu da Celtic'in sahip olduğu seyirci profili göz önüne alındığı zaman endüstürileşen futbolun doğurduğu bir ironiyi ortaya koyar.

Taraftarlar için bu iki klübün önemi ve misyonu çok büyüktür. Uzun yıllar kadrosunda katolik futbolcu barındırmayan Rangers, 1980'lerin başlarında babası bir protestan ve Rangers taraftarı olmasına rağmen bir Katolik olan Mo Jonhston'u transfer edince , taraftarların büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Hatta durum öyle bir hâl almıştı ki, Rangers taraftarları Johnston'un attığı golleri saymıyor, onun golüyle 1-0 bitmiş bir maçın skorunu 0-0 olarak ilan ediyorlardı.

Celtic taraftarı ise, tribünlerde daima İrlanda Cumhuriyeti'nin bayraklarını taşır. İrlanda'da Celtic, bir kutsal hazine gibi korunur ve sevilir. Maç günleri feribotlarca İrlandalı Celtic'i destekleme için tribünlere koşar.

Bu iki takımın karşılaştığı dev derbiler ise dünya üzerindeki tüm iskoçları ikiye böler.

İşte bu mücadele, dünya üzerinde taraftarlarına bir kimlik kazandıran en büyük çekişmelerden biridir...


Süphesiz sadece İskoçya ve Almanya'da var olan bir durum değil tüm bu yazılanlar...

İskandinavya'nın insana verdiği tarifsiz değer, insana hissettirdiği tarifsiz saygı çerçevesinde de futbol taraftarı olmak başka bir boyuttur. İskandinavya'nın bir parçası İsveç'te bile taraftar olmak altı boş bir anlayış değildir.

Örneğin bu sene 1. ligde mücadele edecek olan Assyriska, İsveç'te yaşayan göçmenlerin takımıdır. Taraftarı olsun, oyuncusu olsun klüp tamamen ülkeye göç eden ailelerin fertlerinden oluşur -ki bu oluşumun içinde Türkler'de vardır-. Assyriska taraftarları için stadyumda bulunmak kendilerinin duruşlarını ve toplum içindeki varlıklarını ifade edebilmek açısından önemlidir.

Bir başka İsveç klübü Djurgården ise ülkenin aristokrat kesiminin takımıdır, hatta genelde zengin kesimin takımı olarak anılırlar. Djurgården Stockholm şehrinin takımıdır. Aynı şehrin diğer takımlarından AIK ise şehirin biraz dışında kalan Solna'nın bir takımıdır. Şehrin güney kısmı ise Hammarby taraftarlarıyla doludur.

Peki Belgrad'ı ikiye bölen mücadeleye ne demeli!

Gelenekçilerin takımı olan ve muhafazakar bir görüşe sahip olan Kızılyızdız taraftarları ile sosyalist bir bakış açısına sahip Partizan taraftarları her daim mücadele halindedirler. Taraftar açısından sahadaki futbol bir nevi siyasal duruşlarının çarpışmasıdır.

Ege'nin diğer tarafıda taraftar olgusu açısından bir hayli ilginçtir...
Yunanistan dikkatle incelediğinde taraftar tercihinin, üç büyük takım etrafında yoğunlaştığı görülsede , taraftar duruşunun yinede göz ardı edilemeyecek temellere sahip olduğu yadsınamaz.

Panathinaikos ve AEK takımlarının paylaştığı Atina şehri bile bu durumu çok iyi özetliyor. Bir tarafta, şehrin varoşlarının takımı olan, taraftar profilinde, toplum içinde zor benimsenen bireylerin görüldüğü AEK, diğer tarafta biraz daha üst bir zümrenin desteklediği Panathinaikos...

Panathinaikos'un destekçilerine karşı diğer yunan futbol severler biraz mesafelidir. Bu mesafeyi en iyi özetleyen olay ise, pek çok rakip takım taraftarının onlara kinayeli bir yaklaşımla "züppeler" diye hitap etmesidir....

Ülkenin limanı şehri Pire'de, Yunan futbol tarihinin başarılı bir futbol takımına ev sahipliği yapar. Bu takım, Panathinaikos'un en büyük rakibi Olympiakos'tur...Kırmızı-beyaza gönül vermiş futbolseverler de geçmişe bakıldığında bir duruş sahibidir. Onların tribünde temsil ettikleri, inandıkları "sol" eksenli bir yaklaşım vardır. Sadece yaklaşım diyorum, çünkü çok şiddetli mücadeleleri olsaydı, kendi takımlarında forma giyen Yunanistan'ın en pahalı yıldızları Rivaldo, Giovanni gibi isimleri alkışlamazlardı. Buda şüphesiz en büyük rakipleri karşısında küçük düşmelerine neden olabilirdi. Ne de olsa bugün pek çok Panathinaikoslu bir Türk'ü, bir Olympiakoslu'ya tercih etmekte...

İspanya ;

İspanya'da taraftarlık olgusu yine ilgi çekici bazı farklılıklar içermekte...

Bu olgu içinde en sivrilen durum ise Barcelona taraftarlarının duruşudur. Nam-ı değer "Katalanlar",

Onlar dünya futbolunda devletsiz bir milletin, silahsız ordusu söylemi ile anılan Barcelona'nın taraftarlarıdır. Tüm Katalanlar'ın ve diğer Barcelona taraftarlarının klübe yüklediği bu misyon , 1970'lerin sonuna kadar İspanya Kralı Franco'ya karşı bir duruşu simgeleyen Barcelona'yı, bir klüpten öteye taşımıştır.

Barcelona'nın o devasa stadı Nou Camp tribünlerinde yazan Burası Katalunya , İspanya değil pankartı belki de herşeyi özetlemekte...

Katalunya bölgesinin bir başka takımı ise Barcelona'nın yerel rakibi olan Espanyol... Klüp kurulurken yabancı futbolculara güdümlü olan Barcelona ile dalga geçmek için "İspanyol" adını almıştır. Ama maalesef Espanyol hiçbir zaman gerçek Katalanların takımı olamamışlardır. Zaten yapılan analizlere bakıldığında da Espanyol'un, Katalunya bölgesinin 1960'larda aldığı göç sırasında bölgeye entegre olamamış göçmenlerin takımı halini aldığı anlaşılabiliyor. Takımın daima Barça'nın gölgesinde kalması ise, taraftarların içten içe Real Madrid'e karşı sempati duymasına neden olmuştur. Barcelona'lı gözüyle bakıldığında ise Espanyol, daima yok edilmesi gereken bir iç düşman olarak görülmüştür.

Barcelona'nın ulusal bazdaki ezeli rakibi Real Madrid'de taraftar açısından farklı bir portföye sahiptir. Günümüzde kadrosuna kattığı milyon dolarlık futbolcular sayesinde, tribünlerine Asyadan - Güney Amerika 'ya kadar pek çok kıtadan "seyirci" çeksede, Beyaz Şimşekler "taraftar" temeli olarak yadsınamaz gerçekliklere sahiptir. Real Madrid tüm sportif başarılarının yanı sıra, İspanya kralı Franco'nun 40 yılı aşkın tek adamlık döneminde, bir fiil desteklediği ve "kralın takımı" olarak nitelendirilecek bir raddeye ulaşmış, hatta ve hatta o dönemlerde İspanya'yı temsilen yurt dışına dahi yollanmış bir takımdır.

O yılların, şuan globelleşen dünya ekseninde İspanya'ya yansıması hep konuşulmakta. İspanya'da ve Madrid'de, Franco sempatizanları, totaliter rejim düşkünleri, kraliyet hayranları Real Madrid'i, bir başka ifadeyle "Madrid'in Tacı"nı desteklemeyi bir gurur meselesi yaparlar.

Diğer taraftan, saha içinde ve saha dışında hep çekişilen Madrid'in diğer büyük takımı "Atletico Madrid", Franco'nun kalesi başkentte, cumhuriyetçi zihniyetin gönüllerindeki ışıktır. "Vicente Calderon" tribünlerinde kimilerine göre kelimenin tam anlamıyla "halk" vardır ve yine onlara göre Rayo Valecano ile birlikte A. Madrid "Madrid halkının" gerçek takımlarıdır.

İspanya'da ki diğer taraftar profilleri de incelendiğinde siyasal tarihin getirdiği dürtüler ön saflarda yerini alır... Ülkenin kendi içinde pek çok bölgeye ayrılmış olması ve bu bölgelerin bir kısmının bağımsızlık nağraları atmaları , İspanya'da pek çok takımın barındırdığı "milliyetçi" bir taraftar profili yaratmıştır. Bu profilin en iyi görülebileceği yer ise, Bask bölgesinin en uç milliyetçilerinin göz bebeği olan A.Bilbao'dur.

Sevilla şehrinde ki "Real Betis - Sevilla" çekişmeside, şehrin zengin Sevilla'larıyla, fakir Betis'lilerinin mücadelesidir.

Tüm bu siyasal , sosyal ya da ekonomik farklılaşmaya rağmen, Avrupa'nın tüm futbol ülkelerinde olduğu gibi İspanya'da da her şeyin ötesinde , yukarıda saydığım faktörlerin dışında, bireyin doğup büydüğü, yaşadığı şehrin takımını desteklemesi neredeyse büyük çoğunluğun uyduğu bir taraftarlık kuralıdır.

Bu kadar uzun İspanya'dan söz etmişken, İspanya'nın Avrupa dışındaki yansıması olan Arjantin'de olanları da atlamamak gerek diye düşünüyorum.

Haliyle Arjantin denilincede vakit kaybetmeden ülkenin simgesi olmuş , milyonların gönül verdiği iki takıma, Boca Juniors ve River Plate'e mercek tutalım. Bu iki takımın tribünlerinde yer alan oluşumlar irdelendiğinde yine çok ilginç donelere rastlamak mümkün.

Dünya üzerinde ciddi anlamda sınıf farklılığı üzerine kurulmuş taraftar potansiyeli, bu iki takımda gözlenebilir. "Zenginlerin" ve "orta sınıfın" takımı River Plate , "altta kalanlar" ın takımı Boca... "Los millonarios" yani milyonerler lakabı River Plate taraftarının durumunu belkide en iyi özetleyen anlatımdır. Onlar için futbol bir sanat narinliği taşır.

İşçi kesiminin, ekonomik açıdan büyük zorluklar yaşayan kitlenin takımı olan Boca Juniors taraftarı içinse futbol bir güç savaşıdır. Boca taraftarı bazen bu güç savaşını öylesine ileri taşımıştır ki 2-0 yenildikleri bir River Plate maçı sonrası "2 River taraftarını" öldürerek skoru 2-2 ilan etmişlerdir.

Boca taraftarının, klübün alt yapı seçmelerinde tribüne astığı "Birgün hepiniz Maradona olabilirsiniz ama bir Che asla" içerikli pankart esasında onların duruşunu en iyi şekilde yansıtmaktadır.

Dünyanın klübüne en bağlı taraftar topluluğudur Buenos Aires şehrinin sakinleri !Bir Boca taraftarı asla , River Plate'in malzeme sponsoru olan "adidas" markalı ürün kullanmaz. Aynen River taraftarlarının "nike" firmasına ait bir ürünü kullanmadığı gibi.

Tekrar yaşlı kıta Avrupa'ya dönecek olursak, rotamızı bir kez daha Akdeniz'e çevirmekte yarar var.

İtalya gibi neredeyse taraftarlık olgusunu profesyonel anlamda yaşan bir ülkeyi unutmamak lazım. Her ülkeden örnek verirken ifade etmeye çalıştığımı İtalya içinde tekrarlamak gerek...

Günümüz futbolunda her kesimden her yöreden seyirci edinmek mümkündür. Ancak illaki taraftarlık anlayışı içinde derinlerde bir yerde , bir zamanlar bazı şeyler uğruna tribünde yer alanlar olmuştur ve olmayada devam edecektir. Aynen İtalya'da olduğu gibi...

Belki şuan klübün sahibi, sağ görüşlü Berlusconi ama bugün tüm İtalya bilir ki bir dönem sol görüşlü insanlar Milano'da Milan'ı desteklemişlerdir. Zaten taraftar gruplarından bazılarının sadece ismine baktığınızda bile bunu çok iyi anlayabilirsiniz. Aşırı sol görüşlü terörist örgüt "Kızıl tugaylara" gönderme yapan "Brigate rossonere" gibi... Milano'nun diğer takımı Inter taraftarı ise aynı süreçte şehrin sağ görüşlülerinin desteklediği takım olmuştur.

Roma - Lazio ayrışmasıda son derece ilginçtir. Roma şehrinin bulunduğu bölgenin adı Lazio'dur. SS Lazio'nun taraftar merkezi Roma'nın banliyolarıdır. Aşırı sağ görüşlü bir taraftar temeli vardır Lazio'nun . Hatta ve hatta daha da ileri taşıyarak ırkçı ve faşist bir anlayışa sahip oldukları söylenebilir. Keza kendi takımlarında bile oynayan zencileri yuhalayan bir taraftar topluluğuna sahiptirler. Roma ise, taraftarı şehrin merkezinden gelen ve daha geniş kitleye hitap eden bir takım olmuştur.

Bunların yanı sıra her daim İtalya'nın güneyinin, kuzeyine karşı olan soğuk bakışı yeşil sahalarda da hüküm sürer. Buda güneyli futbolseverleri, kuzey takımlarına karşı sürekli rekabet içinde tutar. Orta İtalya diyebileceğimiz "Toscana" bölgesinin takımı "AS Livorno" ise taraftar açısından italyanın en sert politik görüşe sahip takımıdır. Tribünden inmeyen "çekiç-orak" sembollü bayraklar ve aşırı solcu taraftar grubu "brigate autonome livornesi"...

İtalya'da, Juventus ülke genelinde çok geniş taraftar kitlesine sahip olmasına rağmen, Milan , Inter gibi büyük klüplerin ülkenin her yerinde taraftarı bulunmasına rağmen, bireyin doğup büydüğü, yaşadığı şehrin takımını desteklemesi, onun tribünde yer alması bakımından pek çok şeyin ötesinde son derece geçerli bir sebeptir.

İngiltere'de de futbol taraftarı olmak bambaşka bir anlayıştır. Ada'da kültürel, siyasal, sosyal ayrımlara tabi taraftarlık olgusundan söz edilebilir. Mesela ırkçı ve şiddet yanlısı Milwall taraftarından ya da aralarında neonazilerin bulunduğu idda edilen West Ham United taraftarlarından ya da Liverpool ve Everton taraftarlarının "kırmızı" ile "mavi" arasında seçim yapmalarına neden olan çeşitli sosyal etkenlerden söz edilebilir...

Ancak bunların dışında üstünde durulması gereken konu başkadır. İngiltere dünya futbolu üzerinde seyrici açısından en ilginç ülkedir. Futbol taraftarlığı açısından muhafazakar ve statükocu bir kitlesi vardır. Gerekirse mahallenin takımı tutulur ve bundan vazgeçilmez. İngiltere'de "Northampton"ı veya amatör küme takımı "Hednesford Town" u destekleyen ve bu takımlardan başka hiç bir takıma gönül vermemiş futbolseverler görürsünüz. Yarı profesyonel bir takım olan "Hereford United"klübünün tescilli ürünlerini kullanan ve bu takımla deplasmanlara giden sıkı taraftarlara ya da İngiltere 3. liginde (League Two) mücadele eden "Rushden & Diamonds" takımının o güzel stadından sezonluk yer satın alan taraftara rastlarsınız. Onlar için futbol Manchester United, Arsenal ya da Liverpool takımlarından ibaret değildir.

Fransa'da zaman zaman siyasal faktörler gözlenlese de genel olarak İngiltere gibi coğrafi şartlara bağlı bir taraftarlık anlayışı içerir. Ülkenin büyük şehirlerinin büyük üne sahip takımlar barındırması zaten bu anlayışı doğuran en büyük faktördür. Paris, Lyon, Marsilya, Bordeaux ve St. Etienne gibi şehirler, tarihleri boyunca sürekli başarı için mücadele etmiş futbol takımlarının ev sahipleridir. Bu şehrin sakinleri içinde, bu takımları desteklemek alternatifsiz bir seçenek olmuştur. Ayrıca yerel rekabet sonucu Güney takımlarıyla , Kuzey takımları arasında yaşanan çekişme, futbolseverlerin kendi şehirlerinin takımlarına daha çok bağlanmalarına sebebiyet vermiştir. Fakat her şeye rağmen, yörenin takımını destekleme amacı güdenlerin dışında, sert siyasal görüşlerle tribünlerde kaotik ortamlar yaratmaya çalışan oluşumlarda statlarda yer almaktadır. Bunun en çarpıcı örneği "sout winners 87" grubunun başı çektiği Marsilya tribünleridir.

Bu yazı daha pek çok örnekle uzatılabilir. Hollanda'nın Rotterdam şehrinin üç takımı arasındaki taraftar farklılıkları, tribünleri pek dolu olmasada Avusturya futbolunun ilginç taraftar profili, eski demir perde ülkelerinden Polonya, Çek Cumhuriyeti, Romanya gibi ülkelerde taraftarı bölen keskin hatlar, Rusya'da Moskova takımlarının tribünlerinde hissedilen ayrışmalar... Hepsi bu yazı içinde yer bulabilecek örnekler. Fakat temelindeki özellikler yukarıda uzun uzun anlatılan örneklerden farksız değildir.


Evet belki globalleşen dünya düzeninde, endüstri halini alan bir futbol gerçeği ile yüz yüzeyiz. Ve Böylesine bir gerçek içinde stadyumlara gelen futbol severlerin tek amacının, kramponların meşin yuvarlakla sergileyeceği maharetleri görmek olduğu söylenebilir.

Ancak sıklıkla tekrarladığım ve tekrarlamaktan vazgeçmeyeceğim bir konu var ki, oda yüzyıllar geçşese, endüstrileşen futbol ikinci bir endüstrileşme evrimi daha yaşasa da, özellikle futbolun anavatanı olan Avrupa kıtasında, bireylerin kendi kimliklerini ifade edebildikleri takımları desteklemekten vazgeçmeyecekleri esaslı bir gerçektir.

Yöresel, kültürel, ekonomik, sosyal veya siyasal... Herhangi bir takımın atkısını boynunda taşımak için futbolsevigisi dışında mutlaka başka bir neden vardır.

Roman Horak ve Wolfang Reiter ikilisinin dediği gibi, "Avrupa'daki futbol klüpleri, daima, bir futbol klübü olmaktan fazla birşey idiler.Oluşum tarihi, takımın bileşimi ve oyun üslubu, bir bölgenin, bir kentin veya bir mahallenin, bir toplumsal, etnik veya dinsel grubun gerçek veya hayal edilen kimliğinin metaforlarıdır"

Zaten "Taraftar Olmak" bu kimliğin ortaya koyduğu manevi hissin diğer bir tanımı değil midir?


0 yorum:

Yorum Gönder